ngiltere 19. yüzyılın en büyük siyasi gücüydü. ABD'nin 20. yüzyılda elde ettiği "süper güç" konumu, 19. yüzyılda İngiltere'ye aitti. Britanya İmparatorluğu, dünyanın en güçlü donanmasına sahipti ve Hindistan'dan Güney Afrika'ya, Mısır'dan Avustralya'ya kadar uzanan bir coğrafyada koloniler edinmişti. İngiltere dünya ticaretinin de en güçlü unsuru ve belirleyicisiydi. Bugün "dolar" nasıl en geçerli uluslararası para ise, 19. yüzyılda da "pound" dünya piyasalarına hakimdi.

İngiltere'nin siyaseti daha fazla sömürge elde etmek ve bu sömürgeleri olabilecek en "verimli" şekilde kullanmak hedefi üzerine kuruluydu. Benzer hedeflere Fransa da sahipti ve iki ülke arasında kıyasıya bir "sömürgeleştirme" yarışı sürüyordu. Yüzyılın sonlarına doğru Almanya da bu mücadeleye katıldı ve daha önceleri başta İngiltere ve Fransa olmak üzere diğer Avrupalı ülkeler tarafından paylaşılmış olan sömürge bölgelerinden pay kapma çabasına girdi. Öte yandan Rus İmparatorluğu da topraklarını genişletme, sıcak denizlere inme stratejisi nedeniyle bu yarışın içinde ilginç bir yer tutuyordu. 19. yüzyıl üzerinde çalışan tarihçiler Avrupalı güçler arasındaki bu sömürge yarışını "Büyük Oyun" olarak tanımlarlar. 19. yüzyıldaki uluslararası ilişkilerin en önemli faktörü bu Büyük Oyun olmuştur.

Büyük Oyun içinde Osmanlı İmparatorluğu'nun müstesna bir yeri vardı. Çünkü İmparatorluk, Balkan Yarımadası'nın batı sınırlarından Arabistan Yarımadası'nın en ucuna kadar uzanan ve tüm Ortadoğu ile Kuzey Afrika'yı içine alan dev bir coğrafyayı kontrol ediyordu. Ancak İmparatorluk büyük bir askeri güçle elde ettiği ve asırlar boyunca da istikrar ve düzen içinde yönettiği bu coğrafyayı kontrol etmekte zorlanır hale gelmişti. Bunun en önemli teknik nedeni, İmparatorluğun Batı'daki gelişmeler karşısında kayıtsız kalmasıydı. Osmanlı İmparatorluğu, Batılı güçlerin geliştirdikleri teknolojiye uzunca bir süre kayıtsız kalmış, devlet yapısını güçlendirmek için uygulanması gereken reformları çok geç devreye sokmuştu. 19. yüzyılda bu sorunu en isabetli bir biçimde teşhis eden ve çözümü için de etkili tedbirler alan hükümdar Sultan II. Abdülhamid oldu. Abdülhamid, ordudan donanmaya, posta hizmetlerinden demir yollarına, bilimsel eğitim veren okullardan modern askeri mekteplere kadar her alanda ciddi bir modernleşme programı başlattı. (Ancak Abdülhamid'in açtığı okullarda okuyup yetişen bir kısım "yeni yetme" subay, bu programın önemini kavrayamayarak birtakım Batılı ideolojilere kapılacaklar, sonunda büyük Sultan'ı tahtından indirecekler ve kendi kişisel hırslarının ve maceraperestliklerinin sonucunda dev imparatorluğu on yıl içinde çöküşe götüreceklerdi.)


Sultan II. Abdulhamid, Osmanlı İmparatorluğu'nu modernleştirmek için büyük çaba harcamıştı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun bu durumu, Büyük Oyun'un hakimlerini çok yakından ilgilendiriyordu. Çünkü İmparatorluğun kontrol ettiği topraklar tek kelimeyle "iştah kabartıcı" idi. Rusya zaten çoktan beridir Osmanlı topraklarını işgal ederek İstanbul ve Çanakkale'yi ele geçirmek, böylece Akdeniz'e çıkış sağlamak istiyordu. İngiltere ve Fransa açısından da İmparatorluğun Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki toprakları çok önemliydi. Özellikle 19. yüzyılın sonlarında petrolün öneminin keşfedilmesi, daha sonra da en zengin petrol yataklarının Ortadoğu'da bulunduğunun anlaşılması, Osmanlı'yı Büyük Oyun'un en önemli hedefi haline getirdi.

Büyük Oyun'un en önemli unsuru ise, başta da belirttiğimiz gibi, 19. yüzyılın süper gücü olan İngiltere'ydi.

İNGİLTERE'NİN OSMANLI SİYASETİ

İngiltere'nin sömürgecilik yarışının en önemli unsuru olduğunu, bu yarışın da Osmanlı'yı hedeflediğini belirttik. Ancak bu teşhis, 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk çeyreğini içine alan dönem için geçerlidir. Bundan önce, yani 19. yüzyılın önemli bir bölümüejik çıkarları gerer politika izlemiştir.

İngiltere'nin Osmanlı Devleti ile olan ilişkileri Britanya İmparatorluğu'nun Yakın Doğu'da önemli topraklar elde etmesiyle başladı. Ticari anlaşmalarla sınırlı ilişkiler 1757'de İngiltere'nin Hindistan'ı ele geçirişiyle siyasi ve stratejik bir önem kazandı. Osmanlı İmparatorluğu Hindistan'a kadar uzanan hem kara hem de deniz yollarına sahip güçlü bir imparatorluktu ve İngiltere iyi ilişkiler kurmayı tercih etmişti.

İngiltere'nin 19. yüzyılın büyük bölümünde Osmanlı yanlısı bir siyaset izlemesinin en büyük nedeni ise, Rusya faktörüydü. İngilizler Rusya'yı tehlikeli bir güç olarak görüyorlar ve Moskova'nın sıcak denizlere yayılma stratejisini endişe ile izliyorlardı. Rusya'nın bu hedefinin engellenmesinin en etkili yolu ise, Osmanlı'nın Rusya karşısında desteklenmesiydi. İngiltere için Osmanlı Kuzey Asya'daki Rus nüfuzu ile güneydeki kendi etki alanı arasında iyi bir tampon bölge ve ayırıcı duvardı. Bu düşünceyle İngiltere, yüzyılın ortalarından itibaren ortak bir strateji izlemeye başladığı Fransa'yı da yanına alarak, Osmanlı'nın yanında Rusya'ya karşı savaşa bile girdi: 1853-56 yıllarındaki Kırım Savaşı, İngiltere, Fransa ve Osmanlı ittifakının Rusya'ya karşı kazandığı bir mücadeleydi.

Ancak 1870'lere gelindiğinde İngiltere'nin stratejisi ciddi bir biçimde değişmeye başladı. İngilizler, Osmanlı'yı Rusya'ya karşı ayakta tutma politikasından kademeli bir biçimde vazgeçerek, Osmanlı'yı parçalayıp paylaşma planları kurmaya başladılar. Bunun en açık ifadesi ise, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nın (93 Harbi olarak da bilinir) ardından imzalanan Berlin Anlaşması idi. Savaşta Osmanlı ordusu büyük kayıplar vermiş, Ruslar Kars, Ardahan ve Batum'u işgal etmişler, Balkanlar'da ise İstanbul yakınlarına kadar ilerlemişlerdi. Bunun ardından imzalanan Ayestefanos Anlaşması Rusya'ya çok büyük imtiyazlar tanıdı ve işgal edilen bölgelerin bir kısmını da Rusya'nın yönetimine bıraktı.

Başta İngiltere olmak üzere Avrupalı güçler bu anlaşmadan büyük rahatsızlık duyarak Rusya'yı Berlin Konferansı'na katılmaya zorladılar. Bu konferans sonucunda kabul edilen Berlin Anlaşması (1878) ise İngiltere ve Fransa'nın "Osmanlı'yı ayakta tutma" stratejisinin artık tarihe karıştığını gösteriyordu. Berlin Anlaşması ile Osmanlı, tarihinin en büyük toprak kayıplarından birini yaşadı. Kars, Ardahan ve Batum Rusya'ya bırakılırken, Balkanlar'da Osmanlı toprakları adeta "dağıtıldı" ve Sırbistan, Romanya, Bulgaristan, Karadağ gibi bağımsız devletler meydana getirildi. Bosna-Hersek ise Avusturya- Macaristan'ın işgaline bırakıldı. İngiltere ve Fransa Osmanlı'nın parçalanmasına ön ayak olmuşlardı.

Nitekim 1878'den sonra İngiltere'nin stratejisi çok açık bir biçimde Osmanlı'yı parçalamaya yönelik oldu. 1882'de bir Osmanlı toprağı olan Mısır İngiliz orduları tarafından işgal edildi. Bundan sonraki dönemde İngiltere hep Osmanlı aleyhtarı bir politika izlemeye devam etti. İngiltere-Fransa ittifakı ile Rusya'nın 1907 yılında biraraya gelerek "Üçlü Antant"ı kurmaları ise, İngiltere'nin Osmanlı'yı parçalama konusunda Rusya ile aynı fikirde olduğunu açıkça gösteriyordu. Nitekim bilindiği gibi, İngiltere I. Dünya Savaşı'nda da Osmanlı'ya savaş açan, Osmanlı topraklarını işgal eden ve diğer işgalcilere de (Ermeniler ve Yunanlılar gibi) en büyük desteği veren ülke oldu.

İNGİLTERE'NİN PROPAGANDA SAVAŞI

Kitabın önceki sayfalarında emperyalizmin yapısından bahsederken, bu siyasi sistemin hemen her zaman için bir tür meşruiyet arayışında olduğunu incelemiştik. Sömürgeci ülkeler, uyguladıkları sömürüye sözde haklı bir dayanak için birtakım "kültürel" açıklamalar getirmek zorunluluğu hissetmişlerdi. İşgal edip sömürgeleştirdikleri topraklarda yaşayan insanları "ilkel, barbar, yarı-insan canlılar" olarak tanımlamışlar ve böylece kendilerine dayanak bulmaya çalışmışlardı. Bu tanıma "bilimsel" bir kılıf bulmak için da çaba göstermişler ve bunun için özellikle Darwinizm'i kullanmışlardı.

Emperyalizmin bu genel yöntemi, Osmanlı'ya karşı da uygulandı. İngiltere, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren hedef aldığı ve sömürgeleştirmeye çalıştığı Osmanlı İmparatorluğu'na karşı sistemli bir propaganda savaşı uyguladı. Bu propaganda savaşı içinde, Osmanlı ordularının hayali birtakım vahşet hikayeleri ile kötülenmesi, Osmanlı'yı ayakta tutan büyük devlet adamı Sultan Abdülhamid'in "Kızıl Sultan" gibi anlamsız ve çirkin bir yakıştırma ile yaftalanması gibi yöntemler yer alıyordu. Ancak en uzun vadeli ve etkili propaganda yöntemi, Osmanlı'nın asli unsuru ve yöneticisi olan Türk Milleti'ne karşı kullanıldı. İngilizler, Türk Milleti'ni, "geri, barbar, ilkel bir millet" olarak tanımlamaya ve böylece Türk Milleti'ni sömürgeleştirme projelerine zemin sağlamaya çalıştılar.

Bu politikanın mimarlarının başında, 1880-1885 yılları arasında İngiltere'nin başbakanlığını yürüten William Ewart Gladstone geliyordu. Gladstone, Türk Milleti'ne sayısız hakaretler yöneltmiş ve tüm bunları da "Türkler Asya'nın içlerine geri sürülmelidir" şeklindeki emperyalist projelerine dayanak olarak kullanmaya çalışmıştı. Bir konuşmasında aynen şöyle diyordu:

Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu'da yok etmeliyiz. Türklerin yaptıkları kötülükler yalnız bir surette ortadan kaldırılabilir: Kendileri yok olmakla.22

İttihat ve Terakki üyelerinden Ahmet İhsan Matbuat Hatıralarım adlı eserinde Gladstone'dan şöyle söz eder: "Meşhur Gladstone (İngiliz başbakanı) İngiliz parlamentosunda eline Kuran'ı alıp: 'Türkler bu kitapla yürüdükçe medeniyete muzırdır (zararlıdır)' demişti."23

Gladstone bu gibi sözlerinin yanında birtakım propaganda malzemeleri de oluşturuyordu. Londra'da Türkler ile ilgili "Bulgar Terörü ve Doğu Sorunu" isimli bir broşür yayınlamıştı. Kısa sürede birkaç baskısı yapılan broşürle İngiliz halkı Türklere karşı kışkırtılıyordu. Gladstone'un Osmanlı'yı alabildiğine kötüleyen broşüründe, "Türkler için en iyi yol pılı pırtılarını toplayıp, gitmeleridir…" çağrısı yapılmıştı. Türk düşmanlığı öylesine körükleniyordu ki, Türkiye'ye sempati duyan Muhafazakar Parti hükümeti bile bu sempatisini kaybetmişti. Andre Maurois "İngiltere Tarihi" adlı yapıtında "Gladstone arka arkaya vermeye başladığı nutuklarla İngiliz kamuoyunu Türkiye aleyhine çevirdi" diye yazar.

Gladstone 1880-1885 yılları arasında başbakan olarak iktidarda kalır ve onun zamanında Türk düşmanlığı politikası iyice yayılır. Özellikle basın İngiliz kamuoyuna Türklük ve Osmanlılık kavramlarına karşı şiddetli bir beyin yıkama programı uygular. Uydurma haberler, "Türk barbarlığı", "Türk vahşeti" gibi başlıklarla ön plana çıkarılır. 1897 Türk-Yunan Savaşı'nı yerinde izleyen İngiliz milletvekili Sir Ellis Achmead Bartleti, anılarında İngilizlerin Türklere karşı birdenbire başlattıkları düşmanlıktan şöyle bahseder:

1894 yılı Aralık ayını izleyen on ay içinde gazeteciler, karışıklıklar hakkında aslı ve esası olmayan birtakım söylentilere dayanarak Türkler aleyhinde en kötü şeyleri yazdılar. Bunların dillerine doladıkları olayların ya hiç aslı yoktu, yahut çok önemsiz iken abartılmıştı. Gazeteciler gerçekte asla yapılmamış şeylerden dolayı Türkleri ve Osmanlı Hükümeti'ni vahşet ve dehşet ile suçladılar. İngiltere'de dokuz ay hiç mevcut olmayan hallerden dolayı Türkler, Türk askeri ve Osmanlı Hükümeti hakkında ağır şeyler yazdılar. Türkler, vahşice hareketler yapmakla suçlandılar, iftiraya uğradılar. Bazı teröristlerin serbestçe hareketlerini önlemek için alınan önlemler sonucu doğal olarak birkaç yüz kişi öldü ise İngiliz gazeteleri bunu otuz, kırk bine çıkarmaktan çekinmediler.24

İngilizler bir yandan Osmanlı'yı barbar, geri, ilkel, vahşi bir toplum olarak göstermeye çalışırken, bir yandan da "Osmanlı yıkılmalıdır" mesajını verir. Osmanlı Devleti'ne "Hasta Adam" II. Abdülhamit'e de "Kızıl Sultan" adını İngilizler takar. Başbakan Asquit bir konuşmasında: "Osmanlı Devleti ölüm döşeğine yattı. Dünya için bir şer ve fenalık yuvası olan bu hasta bir daha canlanmayacak" diye meydan okur.25 Tüm bu propagandalar, İngiltere'nin Osmanlı'yı parçalama stratejisi ile birlikte yürümektedir. 1898'de İngiltere başbakanı Lord Salisbury, Petersburg'daki büyükelçisine gönderdiği direktifinde "Osmanlı ülkesinin yarısında İngiltere'nin, yarısında Rusya'nın sözü geçsin"26 önerisinde bulunarak bu stratejiyi ifade eder.

İngiltere'nin tüm bu Osmanlı aleyhtarı propagandasını dayandırdığı önemli bir unsur vardı: Türk düşmanlığı. Britanya yönetimi, sömürgeciliğin genel kuralına uygun olarak, hedef aldığı toplumu "geri, ilkel, barbar" gibi sıfatlarla tanımlama ve kendisini haklı gibi gösterme yolunu seçmişti.

2. Meşrutiyetin ilanı üzerine İngiliz Sir E. Grey'in 11 Ağustos 1908 tarihinde yazdığı mektup bu yaklaşımın bir ifadesiydi: "Türkiye'de olanlar öylesine harikadır ki, anayasayı uzun müddet devam ettireceklerini sanmıyorum. Irklarının ve dinlerinin etkisiyle yeniden şiddete ve düzensizliğe kayacaklardır."27

Lord Salisbury ise 1911 tarihli bir gizli belgede Türkler ile ilgili olarak şöyle diyordu:

... Aynı maskara Osmanlılık devam ediyor. Fanatik cahil insanlar, barbar millet, kapitülasyonların da kalkmasını istiyorlar. Türkler daima Türk kalacaklar, hiçbir zaman Avrupalılaşamayacaklar…2829


Pierre Loti

1912 yılında Wilson'a Morgenthau'nun Türkiye'ye elçi olarak atanması önerildiği zaman ise ABD başkanı, "Türkiye diye bir şey olmayacak ki, elçi göndermek gereksin" cevabını vermişti ve ABD'deki Türk düşmanlığını da şu sözlerle ifade etmişti: "Amerika'daki Türk düşmanlığı inanılmayacak ölçüdedir. Amerika kamuoyunun onaylayacağı, Ermenilerin ya da herhangi bir milletin Türklere karşı korunmasıdır."30

Aynı tarihlerde ABD'den henüz dönen Türk dostu ünlü yazar Pierre Loti gördüğü Türk düşmanlığı karşısında hayrete düşmüş ve şöyle demişti: "Henüz yeni döndüğüm ABD'de, alelâde Türklerden söz edildiği zaman Asya aşiretleri, barbarlar gibi deyimler kullanılmaktadır.. "31

Ahmet Rıza da La crise de L'Islâm adlı eserinde Batının Türkler aleyhindeki propogandasını Batılıların ağzından şöyle anlatır: "Klasik barbar ve zalim tipini muhafaza etmekte olan Türklerin Avrupa'da kalmalarına tahammül etmek Avrupa medeniyeti için bir lekedir; Türkler Avrupa'dan kovulmalıdır."32

Ancak İngiltere ve Avrupa'da hakim olan bu ırkçı rüzgara kapılmayan ve Türk insanını takdir edebilen sağduyulu kimseler de vardı. 19. yüzyılın sonlarında Türkiye'ye yolculuk yapan İngiliz yüzbaşı Frederick Burnaby bu ender kişilerden biridir. Burnaby'nin Küçük Asya Seyahatnamesi adlı Osmanlı'yı konu alan eserinde anlattıkları hem objektif hem de gerçektir. İngiltere'de Türk düşmanlığının kışkırtılmaya başlandığı ve Türklere karşı her türlü aleyhte faaliyetin hızlandığı bir dönemde bu İngiliz subayı Anadolu'da seyahat etmiş ve herşeyi bizzat yerinde incelemiştir. Burnaby izlenimlerini şöyle aktarır:

Türk ulusunu yerin dibine batıran, onu dünyada akla gelebilecek her türlü kötülükle suçlayan ülkemizin insanları hikayeler yazmayı bırakıp, Anadolu'da küçük bir yolculuğa çıksalar iyi ederler... Kendilerini Hıristiyan sayan yazarlar birçok konularda Küçük Asya'daki Türklerden ders alsalardı keşke.33

Aynı şekilde Balkan Savaşları sırasında ülkemizde bulunan yabancı ve tarafsız birçok savaş muhabiri Türkler hakkında doğru tanıklıkta bulunmuşlardır. "Madem ki Avrupa'da Türk askerlerinin yağmacı ve insan öldürücü olduğunu yazanlar, iddia edenler bulunuyor. Buna karşılık şiddetle protesto etmek bizim görevimizdir. Biz onlarda sabır ve dayanıklılıktan, insaf ve doğruluktan başka bir şey görmedik ve hiçbir zaman vahşice davranışlarına rastlamadık."34

22. Süleyman Kocabaş, Hindistan Yolu ve Petrol Uğruna Yapılanlar: Türkiye ve İngiltere, 1.b., İstanbul:Vatan Yayınları, 1985, s. 231
23. Ahmet İhsan, Matbuat Hatıralarım, İstanbul:A. İhsan Matbaası, 1931, s.57
24. Sir Achmed Bartlet, Teselya Marekesinde, İkdam Matbaası, Dersaadet, 1315, ss.12-13
25. Ragıp Üner, "Tarihte Türk-İngiliz İlişkileri", Hayat Tarih Mecmuası, 1 Eylül 1975, Yıl 11, Cilt 2, Sayı 9, Sıra No 129, Doğan Kardeş Matbaacılık, s.26
26. Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yayınları, 1996, s. 42
27. Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İstanbul:Çağdaş Yayınları, Eylül 1982, s. 62
28. Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İstanbul:Çağdaş Yayınları, Eylül 1982, s. 77
29. Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İstanbul:Çağdaş Yayınları, Eylül 1982, s. 210
30. Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yayınları, 1996, s. 285
31. Pierre Loti, Can Çekişen Türkiye, Çev: R.C.H.Matbaai Hayriye ve Şürekâsi, 1329 (1913), s. 108
32. Enver Ziya Karal, Birinci Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri 1876-1907, VIII. Cilt, Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, ss. 122-126
33. Frederick Burnaby, Küçük Asya Seyahatnamesi, 1.b., Sabah Kitapları, Haziran 1998, s. 74
34. Pierre Loti, Can Çekişen Türkiye, Çev: R.C.H.Matbaai Hayriye ve Şürekâsi, 1329 (1913), ss. 60-61

 

 

Bu sitede yayınlanan tüm materyali, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı
ödemeksizin kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz.

YAZAR HAKKINDA SİTE HAKKINDA ARKADAŞINA ÖNER SİTEYE ÜYE OL

TÜRKÇE KURAN-I KERİM
BİZE DESTEK OLUN
KİTAPLAR FİLMLER
MAKALELER DİĞER SİTELER